The Success Programme Blog

Hesap Verebilirlik İstemek mi, Yoksa Affetmek mi?

Written by Kerry Patterson | 01.Tem.2020 18:11:54

Sevgili Kritik Beceriler,

Ben bir din kurumunda çalışıyorum. Kurum kültürüne göre, müdürün otoritesine veya uzmanlığına meydan okur gibi, hatta düpedüz  “kâfir” gibi görünmeksizin, kuralları veya talimatları sorgulama imkânımız pek yok. Kurumun diyalog kurma girişimi yerine suskunluğu  ve biat kültürünü üstü kapalı bir biçimde tercih etmesi de bu sorunu vahimleştiriyor. Bu ortamda, diyalog kurmak için gerekli güvenli alanı yaratmak çok zor.Geçenlerde müdürümle defalarca tekrarladığı halde yerine getirmediği bazı vaatlerden bahsediyorduk. Bana, o vaatleri yerine getirmeye yetkili olmadığı için kendisine bel bağlamakla hata ettiğimi ve affetmeyi öğrenmem gerektiğini söyledi. Sonra da bana bir din adamının bağışlayıcılıkla ilgili öğretilerini okumamı tavsiye etti. Çalışma arkadaşlarımdan birkaçı daha hem kendisiyle hem de başkalarıyla ilgili hesap verebilirlik meseleleri hakkında onunla konuşmayı denedi; fakat o hep bağışlayıcı olmayı salık verdi. Birisi sözünde durmadığında cevap hep aynı. Bizim buradan aldığımız mesajsa şu: Verilen sözde durulmaması hayatın bir gerçeği; onun için “affet ve unut,” ama her şeyden önce “sessiz ol.” Affetmeyi beceremeyen kötü adam yerine konmadan hesap verebilirlik meselelerini nasıl konuşabiliriz?

İmza,
Eli Kolu Bağlı


Sevgili Eli Kolu Bağlı,

Bu sorun, doğası gereği insanda kuvvetli duygular tetikleyebilir. Sizin durumunuzda, dini öğretiler gündelik hesap verebilirlik mevzularıyla karıştırılarak iş daha da karmaşık hale gelmiş. Bu, biraz da sizin inancınıza göre bu ikisinin ne anlama geldiğine bağlı. Sizin tanımlarınızı bilmediğim için yapabileceğim yorumlar sınırlı. Ancak ben yine de kendi tanımlarımdan yola çıkmayı deneyeceğim; umarım bunlar sizin için de anlamlı olur.

İlk önce şunu söyleyeyim: Benim görüşüme göre, bağışlayıcılık ve hesap verebilirlik hiçbir zaman birbirine zıt kavramlar değil. Bağışlama, insanın içinde gerçekleşen bir şeydir. Diğer kişinin eylemlerini yargılar, bunun sonucunda genellikle duygusal bir tepki verir ve sonra bu düşüncelerle yaşamaya başlarız. Bağışlayıcılık, yargılamaktan kaçınmak, beraberinde gelen güçlü duygulardan vazgeçmek ve dolayısıyla kendinizi hem zihinsel hem de duygusal olarak özgürleştirmektir. Böylece sizi zehirleyen ve sağlığınıza ve ilişkinize zarar veren duygular yok olur. Bir kez daha söylemek gerekirse, bunların hepsi insanın içinde olur.

Hesap verebilirlik ise, tam tersine, birlikte çalışmanın pratik alanlarıyla ilgilidir. İnsanlar, birbirlerine bağımlı oldukları bir ortamda, birbirlerine sözler verir, sözlerin yerine getirileceğine güvenir ve işler planlandığı gibi gitmediğinde oturup konuşurlar. Yaşadığınız hayal kırıklıklarından söz edemiyorsanız, ortada öngörülebilirlik diye bir şey kalmaz. Ne bekleyeceğinizden emin olamadığınız için de stres altında yaşamaya başlarsınız. Hesap verebilirliğin zayıf olduğu bir kültürde yaşamak insanı çileden çıkardığı gibi, sonunda işleri de bozar. Şirketler gibi iflas etmeyen gönüllü kurumlarda ise insanlar giderek daha tesirsiz hale gelir. Dini olsun veya olmasın tüm kurumlar aynı hesap verebilirlik kurallarına uymak zorundadır.

Peki bu bizi nereye getiriyor? Müdürünüzün sizi yarı yolda bırakışını konuşmak istediğinizde, o size bağışlayıcılıktan söz ederek durumdan sıyrılıyorsa bu iki konuyu birbirine karıştırmış oluyor. Sizi hesap verebilirlik mevzuundan uzaklaştırarak, sorunu sizin onu acımasızca yargılamanız olarak yeniden tanımlıyor ve dolayısıyla sizin manevi sağlığınızı ve duygularınızı da etkiliyor. Bunun sonucunda, ilk başladığınız noktaya dönmek için onu affetmeniz gerekiyor. Bu, dikkatinizi, size verilen sözü tutmamış olmasından uzaklaştırdığı gibi, aynı zamanda içinizde olup bitenleri bildiğini varsaydığını da gösteriyor. Belki de zannettiği gibi olumsuz nitelemelerde bulunmadığınız için onu affetmeniz gerekmiyor. Ve onu acımasızca ve adaletsizce yargılamış olsanız dahi, tamamen farklı bir konu olan hesap verebilirlik meselesi ortada kalıyor.

İnsanlar aynı kafa karıştırıcı mantığı daha büyük ölçekte uygulasaydı ne olurdu, bir düşünün: “Haklısın, zimmetime para geçirdim. Herhalde beni affedersin.” Bağışlayıcılık ve hesap verebilirlik gerçekten de ayrı meseleler ve ayrı ayrı ele alınmaları gerekiyor.

Peki ne yapmalı? Ben en azından bağışlayıcılık ile hesap verebilirliği birbirinden ayırmak için bir konuşmak isterdim. Bunu, kurumun kalitesini sürdürebilmek için çözülmesi gereken mevzulardan biri olarak masaya yatırırdım. Şöyle başlamayı deneyin: “Gelişmeyi sürdürmemizi engellediğini düşündüğüm bir konu var. Biraz konuşabilir miyiz?”

Elbette istikrarlı olarak gelişmek zorundasınız; bu da sorunları ele alıp çözebilmeyi gerektiriyor. Hesap verebilirlikle ilgili konuşmaları engelleyen her şey (komuta zincirinin neresinden gelirse gelsin) gelişimin önünde durur. Sorunlardan kaçmak, onları çözmeyi reddetmek ve bağışlayıcılık istemek tam da bunu yaparak, sağlıklı bir sorun çözme sürecini raydan çıkarır; hesap verebilirliği de yerle bir eder.

Gerçeklerden söz etmekle başlayıp, bunları neden sorun olarak gördüğünüzü açıklayın. Ilımlı bir dil kullanmaya ve tüm hikâyeyi öğrenmeden müdürünüzü suçlamaktan kaçınmaya dikkat edin.

“Ne zaman bir sorundan söz etsem, sizi affetmem gerektiğini söylüyorsunuz. Genellikle bu, odağı sorundan başka yere kaydırarak onu çözmemizi engelliyor. Sorunları her ikimizi de memnun edecek şekilde çözene kadar konuşabilmek istiyorum.”

KRİTİK KONUŞMALAR EĞİTİMİ

Ayrıca yumuşak bir dille, kendi kendinize anlatmaya başladığınız hikâyeden de (yani bu taktiğin manipülatif geldiğinden ve bağışlayıcılık ile hesap verebilirlik konularını ayrı tutmayı tercih ettiğinizden) söz edebilirsiniz. Sorunun bu kısmını ne kadar ileri götürmek istediğiniz size kalmış; fakat tahminimce bu konuda bir şeyler söylemeniz gerekecek, yoksa duygularınız, inançlarınız ve sizinle aynı inanca sahip önemli figürlerle ilişkileriniz zamanla sarsılabilir. Ilımlı bir dil kullanmanızı ve vardığınız sonuçları ifade ederken karşınızdaki kişinin kendini güvende hissetmesini sağlamanızı tekrar hatırlatırım:

“Bana öyle geliyor ki, bağışlayıcılık ihtiyacından söz etmek, elimizdeki sorunla yüzleşmekten daha kolay. Gerçekten böyle mi, yoksa ben mi bir şeyleri yanlış anlıyorum?” Ne yaparsanız yapın, bu iki meseleyi birbirinden ayırmaya, bağışlayıcılıktan ziyade sorun çözmeye odaklanmaya ve konuşurken canlı ve sıcak bir ton tutturmaya özen gösterin.

İyi şanslar,
Kerry Patterson